KHA | Kafkas Haber Ajansı | Kars Haberleri | Kars Haber  kars haberleri kars ajans

YALNIZ, DUYARSIZ “ŞEHREKÜSTܔ İNSANLAR!

  Arzu KILIÇ

          arzu.kilic@tbd.org.tr
         YALNIZ, DUYARSIZ “ŞEHREKÜSTܔ İNSANLAR!

Yalnız, duyarsız “şehreküstü” insanlar!

Değerli okurlar,

Bilgi ve teknoloji çağında yaşıyoruz.  Her geçen gün teknoloji gelişiyor ve teknolojinin nimetlerinden yeterince faydalanıyoruz. Örneğin birbirimizle kilometrelerce uzaktan kıtalar ötesinden konuşabiliyor hatta birbirimizi görebiliyoruz. Modern ve teknolojik toplumda meydana gelen gelişmelere rağmen insan yalnızlaşıyor. İçine dönük, giderek yalnızlaşan, yüz yüze iletişimden kaçınan, duygularını ifade etmek istemeyen bireyler olarak yaşıyoruz. Çevremizdeki insanları, komşumuzu tanımıyoruz, mahallemizi bilmiyoruz. Kendi sorunlarımız dışında her şeye, herkese ve kentimizin sorunlarına karşı da duyarsızız. Yaşadığımız yer sadece evimizden ibaret. Kalabalıklar içerisinde kendimizi ifade edemediğimizden var olma çabamızı sosyal medyada veriyoruz.

Gelin hep birlikte şehirde yaşayan insanlar olarak neden yalnızlaştığımızı, kent kültürümüze, kentte olup bitene karşı neden duyarsızlaştığımızı ve de en önemlisi neden insanlara karşı yok yok neden kendimize küstüğümüzü ele alalım.

Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden değerli hocam Doç. Dr. S.Zafer Şahin yeni çıkarmış olduğu “Şehreküstü” adlı kitabı hakkında bilgi verdi. Şahin ile “Şehreküstü” kitabının çıkış hikâyesini, “Şehreküstü”nün ne olduğunu, Ankara’nın “Şehreküstü semtleri”ni ve teknoloji ile birlikte şehirlerdeki ve mekânlardaki dönüşümü konuştuk.

Keyifli okumalar dilerim.

“Hepimiz ayaklı birer şehreküstü olarak evimizde yaşıyoruz”

İnsanlar gibi şehirlerinde bir ruhu olduğunu belirten akademisyen/yazar Doç. Dr. S. Zafer Şahin, Ankara’nın ruhunun kişinin iktidar karşısında kendine bir özgüven alanı açma çabası olduğunu söyledi.

1-”Şekreküstü” adlı yeni bir kitabınız çıktı. Şehreküstü nedir? Size bu kitabı yazdıran etkenlerden kısaca söz eder misiniz? Ankara’nın  “Şehreküstü” semtleri nerelerdir? Bu semtlerde yaşayanların başkentli olabilmeleri ve şehre tutunabilmeleri için neler yapılması gerekiyor?

Şehreküstü kitabımın ortaya çıkışı hayatımdaki farklı alanların kesişmesiyle ilgili

Ben lisans eğitimimi şehir planlama üzerine aldım. Daha sonra yerel yönetimler ve siyaset bilimi üzerine eğitimime devam ettim. Şehir plancılığı mesleğimi hiçbir zaman bırakmadım. Filli olarak çeşitli planlama çalışmalarında yer alıyorum. Sivil toplum örgütlerinde de bu alanda faaliyetlerde bulundum. Biraz edebiyatla da ilgileniyorum. Lise yıllarından beri öykü denemelerim var. Şiirle biraz tanışıklığım var ayrıca. Bu farklı alanlar hayatımın farklı zamanlarında kesiştiler. Şehreküstü kitabımın ortaya çıkış hikayesi de bu farklı alanların kesişmesiyle ilgili.

ODTÜ MEZUNLAR DERNEĞİ’NDE ÇEVRE VE KENT KOMİSYONU

2001’de İngiltere’de yüksek lisans eğitimimi tamamladıktan sonra yurda geri döndüm. Geri döndükten sonra ODTÜ Mezunlar Derneği’nde  Çevre ve Kent komisyonu kurduk. Bu komisyonda amacımız ODTÜ mezunlarını önce ODTÜ’nün yakın çevresi, kampüsü, Ankara kenti ve sonunda da kent ve kentleşmeyle ilgili bilinç düzeylerini artırmaktı. ODTÜ entelektüel bir kitledir. Ama bu konularla ilgili bilinç eksikliğinin olduğunu düşünüyorduk. Bu amaçla çalışmalara başladık. Çeşitli etkinlikler yaptık, yarışmalar düzenledik, paneller, sempozyumlar yaptık. Hatta yerel seçimler öncesinde adayları bir araya getirdik. Kent kimliğiyle, Eymir’le ilgili, Ankara’da o dönem yapılan ulaşım düzenlemeleriyle, Ankara’nın planlanmasıyla ilgili bir çok etkinliğe imza attık. Ancak bir sorun vardı dikkatimizi çeken. ODTÜ mezunları gibi duyarlı bir kitlede dahi bu kentlere olan ilgi beklediğimizin çok altındaydı. Tabii o yıllarda başka tür konular daha çok ilgi çekiyordu. Enerji, İşletme, firmalarla ilgili konular ve stratejik konular daha popülerdi. Aradan yaklaşık on sene geçti. Başka türlü konular kent gündemindeydi ve ilgi çekiyordu. Bu hayal kırıklığı bizi düşündürmeye teşvik etti. Acaba biz ODTÜ mezunları olarak insanları bu konurla ilgili nasıl düşündürürüz? Ben komisyondaki arkadaşlarıma teklifte bulundum ve dedim ki; belki onlara daha farklı bir dille bu meseleleri anlatırsak ilgilerini çekebilir.

GECEKONDU VE VAROŞ KELİMESİ YERİNE ŞEHREKÜSTÜ

ODTÜ Mezunları Derneği’nin her ay on bine yakın ODTÜ’lüye adrese teslim gönderilen bir dergisi var. “ODTÜ’lüler Bülteni” adı altında. Bülten ama dergi bütünlüğündedir. Bu dergide bir köşe yazmaya karar verdim. Sonra bu köşenin isminin ne olacağı ve nasıl bir şey olacağını düşünmeye başladım. O zamanlar bir TV programında Şair ve edebiyatçı Yavuz Bülent Baki “Şehreküstü” kavramından bahsetti. Baki “Şehreküstü” yü gecekondu ve varoş kelimesi yerine kullanmamızı öneriyor.

Araştırınca haklı olduğunu gördüm. Gerçekten de eski Osmanlı kentlerinde “Şehreküstü Mahalleleri” var. Bu mahallelerin özelliği ise bildiğiniz üzere eski kentler bir surun içerisinde yer alır. Genellikle evler surun içerisindedir. Dışında ise tarım arazileri yer alıyor.  O şehre herhangi bir işgal, yangın ve ya herhangi bir sebeple göç edenler insanlar da bu surun ya en dışına tarafına ya da surun dışına yeni bir mahalle kuruyorlar. Çoğunlukla bu kurulan mahallelerin adı o gelen insanların geldikleri yerle ilgilidir. Örneğin; Ankara’da tarihi kent dokusunun en dış cephesinde yer alan mahallelerinden birinin adı Erzurum mahallesidir. Çünkü çoğunlukla Erzurum’dan gelmişlerdir. İşte bu mahallelere şehre uzak olmaları sebebiyle ve göçle geldikleri, şehre pek ayak uyduramadıkları için “Şehreküstü” denmiş. Çok güzel bir Türkçe. Sıcak ve ötekileştirmeyen bir söyleyiş.

BİR İNSAN ŞEHRİNE KÜSER Mİ? NEDEN KÜSER?

“Şehreküstü” kavramı gerçekten çok ilgimi çekti. Bir insan şehrine küser mi? Neden küser? Aslında tartıştığımız konuların bununla ilgili olduğunu düşünmeye başladım. Şehir hayatındaki insanların yalnızlaşmaya başlaması, kent kültürüne ve kent kültürünün kaybolmasına karşı, kentte olup bitene karşı duyarsızlık. Bunların hepsini bir küsme kavramıyla açıklayabiliriz diye düşündüm. Buradan yola çıkarak şöyle bir çıkarımda bulundum; şehre sonradan gelen insanlar birer şehreküstü olarak adlandırılabilirlerken, günümüzde kentte yaşayan herkes birer şehreküstü haline gelmiş durumda. Çünkü komşumuzu tanımıyoruz, mahallemiz artık bilmiyoruz. Yaşadığımız yer sadece evimizden ibaret. Evimizin dışına çıktığımız zaman bir yalnızlık hali içerisindeyiz. Yani hepimizi ayaklı birer şehreküstü olarak evimizde yaşıyoruz. Buradan yola çıkarak köşemin adını “Şehreküstü” koydum.

ŞEHREKÜSTÜ’YÜ ÖYKÜLER OLARAK YAZMAYA BAŞLADIM

ODTÜ Mezunları Derneği’nin bülteninde Şehreküstü’yü yazmaya başladım. Yazarken de şöyle bir tercihte bulundum. Öyküler olarak yazmaya başladım. Bu öykülerde Ankara’nın değişik mekanlarını, kentteki çeşitli sorun alanlarını, kentte karşılaşabileceğimiz karakterleri odağa almaya çalıştım ve öykülerde herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir dil tutturmaya çalıştım. “Şehreküstü” çok fazla ilgi gördü. Özellikle de mezunlardan ilgi gördü. 2005’in ortalarına kadar yirmi yedi sayı boyunca devam etti. Sonrasında görev değişikliklerim oldu. Bir takım şeyler araya girdi ve Şehreküstü kesintiye uğradı.

2009 yılında akademisyen olduktan sonra Şehreküstü’yü tekrar hatırladım. Aynı isimde bir blog açtım. O gün bugündür de İnternet’te yaklaşık beş-on bin kişi bloğuma ulaştı. Yakın zamanda da bir yayın evi bu öykülerimi keşfetti. Benden kitaplaştırmamı istedi ve bunun sonucunda da Şehreküstü kitaplaştı.

ANKARA’NIN NEREDEYSE BÜTÜN SEMTLERİ BİRER ŞEHREKÜSTÜ SEMT

Eskiden şehreküstü semtler Ankara’nın fakir ve dışındaki semtlerdi. Ama bugün baktığınızda Ankara’nın neredeyse bütün semtlerinin birer şehreküstü semt olduğunu söylersek yanlış olmaz. Özellikle de orta ve üst gelir gruplarının yaşadığı semtlerin daha fazla şehreküstü olduğunu düşünüyorum. Çünkü oralarda yaşayan insanlar işleriyle evleri arasında yolculuk yapıyorlar. Evleri çoğunlukla güvenlikli ve kapalı siteler şeklinde. Şehrin merkezine pek inmiyorlar. Belki zaman zaman alışveriş merkezlerine gidiyorlar. Ama şehirle ilişkileri çok zayıf. Kızılay’ı kimler kullanıyor diye baktığımızda orta ve alt gelir gruplarının çoğunlukta kullandığını görüyoruz. Ancak üst gelir grupları yoklar. Yani tersine dönmüş bir durum söz konusu gibi.

2- Her kentin bir karakteri ve ruh hali var. Kentlerde var olan karakteri ortaya çıkarmak” ya da “sürdürülebilir dokuyu oluşturmak/korumak” zor bir süreç. Ankara’nın karakter yapısını bize nasıl anlatırsınız? Ve Biz gençler kendimize ve yakınlarımıza yabancı olmakla beraber kentlerimizin sorunlarına ne kadar duyarlıyız? Ankara nın sorunlarına nasıl sahip çıkabilir ve çözümler üretebiliriz?

ANKARA’NIN HER ZAMAN KENDİNE ÖZGÜ BİR ÖZERK ALANI VAR

Evet, gerçekten de kentlerin ruhu olduğuna inanılır. Bence Ankara’nın da bir ruhu var. Bu ruh çok eskilere de dayanıyor bence. Ankara’nın tarihsel geçmişine baktığımızda özellikle coğrafi konumu. Anadolu’nun tam ortasındadır ve her yere de biraz uzaktır. Geçmişte medeniyetler Anadolu’yu bir baştan bir başa geçerken bu her yere uzak olan şehir kendine özgü bir özerklik geliştirmiş. Doğu Roma İmparatorluğu’nun ve Roma İmparatorluğu’nun en doğu vilayeti rolünü üstlenirken Galat’lar burada yaşamışlar. Sonra Hititler, Firikler bütün medeniyetlerin egemenliğinde yaşamışlar. Ama tarihe baktığımızda hep Ankara’nın kendine özgü bir özerk alanı olduğunu görüyoruz. Bunun en güzel yansıması Arkeoloji profesörü rahmetli Ekrem Akurgal hocanın “Yazıtlar Kraliçesi” olarak adlandırdığı Augustus (Ogüst) Tapınağındaki İmparator Ogüst’un vasiyetinde görülür. Dünya’da iki yerde bu vasiyet var. Bir tanesi Roma’da bir tanesi de Ankara’da. Roma’da ki tam olarak okunur durumda değil. Ankara’daki okunabilir durumda. İmparator Ogüst doğu ve batı Roma’nın ayrılmasından önceki son imparatordur.

Sonrasında beylikler dönemine geldiğimizde Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna ve Osmanlı dönemine geldiğimizde yine Ankara’nın hep kendine ögü özerk bir yapısı olmuş. Bir dönem Ankara’yı Ahi Cumhuriyeti olarak adlandırmışlar. Bir beyliğe veya krallığa bağlı olmaksızın Ahilik geleneği yönetmiş Ankara’yı. Bugün Ankara’da ismi Ahi olan camiler vardır. Ahi Evran gibi. Bu camiler bu dönemin uzantılarıdır.

ANKARA’NIN AYRIKSI KONUMU

Ankara’nın manevi değerlerinden Hacı Bayram Veli’nin karıştığı bir olay da Ankara’nın özerk yapısını gösterir. II. Murat, Hacı Bayram Veli’nin ismini çok duyar ve onu İstanbul’a çağırtır. Ona İstanbul’daki âlimlerin onu sınava çekmesini söyler. Hacı Bayram hepsinin sınavından geçer. Çok güzel cevaplar verir sınavlarda. Bunun üzerine II. Murat çok etkilenir ve der ki; size ayrıcalıklar tanımak isterim. Rivayete göre Hacı Bayram Veli de der ki; o zaman bana bağlı olan insanlar vergi vermesinler ve askere alınmasınlar. Bunlar hep menkıbelerde geçen hadiseler ama bir padişahın bir din âlimini muhatap alması Ankara’nın özerk yapısıyla yakından ilgilidir diye düşünüyorum. Sonra yine bir rivayettir ki Hacı Bayram Veli, Akşemseddin’i Fatih Sultan Mehmet’in hocası olmak üzere İstanbul’a gönderir. O arada II. Murat, İstanbul’u fetih hazırlıklarındadır ve sorar Hacı Bayram Veli’ye biz İstanbul’u alabilecek miyiz diye. Hacı Bayram’da şöyle cevap verir; “İstanbul fetih olunacaktır elbet ancak onu görmek ne size ne de bana nasip olacaktır. Bir şu kundaktaki bebek, Fatih Sultan Mehmet bir de bizim köseye görmek nasip olacaktır.” Akşemseddin kösedir ve sakalı yoktur. Bu bile Ankara’nın bu ayrıksı konumunu göstermektedir. Ankara’nın bu yapısı Cumhuriyet’in kuruluşunda açık bir şekilde ortadadır.

ANKARA’NIN RUHU SEYMENLİK KÜLTÜRÜNE YANSIMIŞTIR AMA SEYMENLİK KÜLTÜRÜNE BAĞLI DEĞİL

Seymenlerin, Ankaralıların Atatürk’ü Ankara’ya davet etmesi ve onu karşılaması ve Atatürk’ün kişisel muhafızlık görevini dahi üstlenmeleri. Atatürk’ün de bundan etkilenmesi ve başkent ilanında bu durumun etkili olması gibi meseleler hep etkili olmuştur. Bu durumları şöyle adlandırmak istiyorum. Ankara’nın ruhu seymenlik kültürüne yansımıştır ama seymenlik kültürüyle bağlı olmayan bir husustur. Ankara’nın tarihsel ve yerel kültürüne yansımıştır ama onunla da bağlı kalmayan bir şeydir.

Ankara’nın ruhu iktidar karşısında kendine bir özgüven alanı açmaya çalışmaktır

Bence bu ruh kişinin iktidar karşısında kendine bir özgüven alanı açma hakkı tanımasıdır. Yani Ankara’da yaşayan insan öyle ya da böyle iktidar karşısında kendine bir özgüven, düşünme, hareket etme alanı açmaya çalışır.

ANKARALILAR SORGULAYICIDIRLAR VE HER ŞEYE ELEŞTİREL BAKARLAR

Ankaralılar nereye giderlerse gitsinler sorgulayıcıdırlar. Her şeye eleştirel bakarlar. Biraz bu yoksunluklardan ve bir takım şeyleri elde etmek için fazla çaba sarf etmektendir. Çünkü en yakın deniz kenarı beş saatlik uzaklıkta. Bir takım eğlence ve dinlenme meseleleri yapabilmeniz için ciddi çaba harcamanız gerekir. Bunun gibi meseleler Ankaralıları daha dirençli, insan ilişkileri konusunda daha özgüvenli, daha samimi, daha sorgulayıcı ve eleştirel kılmıştır. Bunun en son yansımasını da en son ODTÜ’de ve Ankara’daki öğrencilerin, aydınların, entelektüellerin bakış açılarında bulmuştur. Bugün baktığımızda belki medyanın merkezi İstanbul’dur ama medyanın beyni Ankara’dır. Çünkü Ankara’da eğitim almış insanlar ve İstanbul’da bulunmaktadır. Ankara kentinin ruhu anlatmaya çalışırsak böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Buradan yola çıkarak da kente sahip çıkmanın önce kentteki karar alma süreçleriyle ilgilenmekten geçtiğini düşünmekteyim.

GENÇLERE YAŞADIKLARI KENTİN SORUNLARINA KARŞI DUYARLI OLMAYI ÖĞRETMELİYİZ

Günümüzde hayat artık tamamen kentlerde var olan ve sürdürülen bir niteliğe büründü. Kırsal alan dahi dinamikleri kentler tarafından belirlenen bir yapıya büründü. Böyle bir durumda insan, şehir plancısı olmayabilir, yerel siyasetle ilgilenmeyebilir, belediye başkanı olmak istemeyebilir. Ama yaşadığı kentin sorunlarıyla ilgilenmek zorundadır. Buna ilişkin karar alma süreçlerine katılmalıdır. En azından mahallesinde, yaşadığı yerde olup bitene kulak kabartmalıdır diye düşünüyorum. Gençler yetişirken onlara öğretmemiz gereken en önemli şey ne tablet kullanmak ne de başka bir şey. İnsanlarla iletişim kurmak, yaşadıkları kentin sorunlarına karşı duyarlı olmak gibi şeyleri öğretmeliyiz.

3- Yoğun bir değişim ve dönüşüm çağından geçerken, teknoloji de olanaklar ile birleşiyor. Şehirlerdeki, mekânlardaki dönüşümü açık bir şekilde anlatmanın bir yolu var mı?

SERMAYE VE PARA KENTİN İÇERİSİNDEKİ BİR ŞEYLERİ YIKIP YENİDEN YAPIYOR

Kentler dönüşüyor ve dönüştürülüyor. Tarih boyunca kentler kendi doğal dinamikleriyle dönüşmüştür. Bu dönüşüm süreci nüfus artışıyla, göçlerle, teknolojinin gelişimi ile olmuştur. Örneğin otomobil icat olduktan sonra kentler radikal bir şekilde değişmiştir. Eskiden kargacık burgacık yollarla sadece yaya ölçeğinde şekillenen şehirler artık taşıta göre tasarlanmıştır. Ama bugün daha farklı bir dönüşüm süreci gözlemliyoruz. İlk defa belki tarihin bu döneminde kentlerin kendisi birer fabrika gibi düşünülmeye başlandı. Eskiden kentler kendi doğal süreci içerisinde büyüyen belki yeni yerleşim alanları için planlanan yapılardı. Ama artık sermaye ve para kentin içerisindeki bir şeyleri yıkıp yeniden yaparak aynı bir fabrikada bir üretim bandında bir ürünü üretir gibi süreçler gerçekleştirmeye başladılar.

KÜLTÜREL KİMLİK UNSURLARIMIZ ÖNEMİNİ KAYBETMEYE BAŞLADI

Baktığımızda bugün Soma faciasındaki eleştirilen özel şirketin üretim sektöründen elde ettiği parayı getirip İstanbul’da yaptığı devasa bir gökdelene yatırması aslında bu iki üretim sürecinin ne kadar at başı gittiğinin göstergesidir. Fakat bunun yarattığı sorunlarla boğuşmaktayız. Çünkü bu üretim süreci kenti, bizim kullandığımız için değerli olan bir şey değil parasal değerli olduğu için değerli olan bir şey haline dönüştürmeye başladı. İnsanların anıları, yaşadığımız kente ilişkin kültürel kimlik unsurlarımız önemini kaybetmeye başladı. Eğer bunlar paraya tahvil edilebiliyorlarsa anlamlılar. Örneğin İstanbul’da Vazo Kule diye bir gökdelen inşa edildi. Hititlilerin vazosundan esinlenerek bu gökdeleni yapmışlar. Ben hiçbir şekilde anlamlandıramadım bu vazoyu. Hititlilere ilişkin bir araştırma yapılsa, Hititlilerin evlerinin nasıl olduğu araştırılsa ve ona benzer evler yapılsa ki Hititler gökdelenlerde oturmuyorlardı. Sadece bir vazodan gökdelen inşa etmek akılla bağdaşır bir şey değildir. Sadece pazarlamayla açıklanabilecek bir şeydir. İşte kentler böyle bir dönüşüm sürecinden geçiyorlar.

KENTLERİMİZİN İÇERİSİNDE SEYYAHLAR HALİNE GELDİK

Bizlerin yaşam alanları daralıyor. Bizi biz kılan ve kendime ben dediğim unsurlar yavaş yavaş değersizleşiyor ve ortadan kalkıyor. Doğduğu evde yaşayan ve ölen insan sayısı yok denecek kadar azaldı. Biz kentlerimizin içerisinde seyyahlar haline geldik. İnsanlar bir yerde doğuyor, başka bir yere taşınıyor ve hiçbir yerde de mutlu değil. Yaşadığı sorunları da gittiği her yerde yeniden üretiyor. Örneğin Gaziosmanpaşa’da otopark yok diye şikâyet eden ve Çayyolu’na taşınan insanlar oraya gittiklerinde orada da otopark sorunuyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bütün dünyada İnsanoğlunun yapmaya çalıştığı iki şey var. Birincisi bu sorunlar karşısında teknolojiyi kullanabilir miyiz? İkincisi de sosyal medyada var olma çabası. Sosyal medyanın bu kadar yoğun kullanılmaya çalışılması özelliklede keskin kutuplaşmalarla kullanılması biraz da bundan kaynaklanıyor. İnsanlar kentlerinde var olabilseler ve kendilerini ifade edebilseler sosyal medya kullanılacaktır yine ama bu kadar fazla kutuplaşmaların olacağını düşünmüyorum.

KENTLER KADAR İNSANLAR DA ANALOG

Kentlerin sorunlarını aşmak için yeni teknolojiler oluşturulmaya çalışılıyor. Akıllı kent denen bir kavramdan bahsediyoruz. Kentin artık hem makinadan makinaya hem de insandan makinaya teknolojilerle sürekli bilgi üreten, bilgiyi işleyen, işlediği bilgiyi kullanılabilir hale getiren ve bu yolla insanların hayatlarını kolaylaştıran bir makinaya dönüşmesinden bahsediyoruz. Burada iddialı bir şey söyleyeceğim. Aslında yaşadığımız sürecin adı bilgisayar bilimlerinde şöyle ifade ediliyor. Analog bir teknolojiden dijital bir teknolojiye geçiyoruz. Bizim kentlerimiz analog yapılardır. Şimdi analog olan kentlerimizi dijital bir kente dönüştürme sürecini yaşıyoruz. Bu süreç kolay olmayacaktır. Sancılı bir süreç olacaktır. Çünkü kentler değil sadece analog olan insanlar da analog. İnsanlar da aynı zamanda kendilerini dijitalleştiriyorlar.

KENTİ TANIMANIN EN GÜZEL YANI KENTTE AYLAKLIK ETMEKTİR

Kendimize soralım. Hiç merak ettiğimiz bir mekâna merak duygusuyla gidiyor muyuz? Önce İnternet’ten araştırıyoruz. Fotoğraflarına bakıyoruz. Bu mekânla ilgili yorumları okuyoruz. Mekânla ilgili merak duygumuz en aza indirilmiş şekilde oraya gidiyoruz. Oysa şehir birazda beklenmedik şeylerdir. Edebiyatta flanör diye bir kavram vardır. Flanör aylaklık etmektir. Kenti tanımanın en güzel yanı kentte aylaklık etmektir. Kentin arka sokaklarını görmek ve kenti keşfetmektir. Fakat bugün bizim kentlerimiz aynı sanal dünya gibi öylesine yeniden kurgulanmış durumda ki.

İNSAN DENEYİMİ YOZLAŞIYOR VE İNSANIN İNSANA DOKUNACAĞI OLASILIKLAR AZALIYOR

Bugün gidip tarihi dokuda geziyorsunuz bütün hediyelik eşyacılar aynı şeyleri satıyorlar. Nerde ne bulacağınızı siz önceden biliyorsunuz. İnsan deneyimi yozlaşıyor, insani deneyim aşınıyor ve insanın insana dokunacağı olasılıklar ve olanaklar azalıyor. Kontrol edilebilir bir kent deneyimi tasarlanıyor. Bu deneyimin içerisinde ilk önce insanlar ayıklanıyor. Dilenciler, tinerciler vs.. halının altına süpürülüyor. Belki salaş binalar yıkılıyor ve yerlerine camlı ve parlak şeyler yapılıyor. O zaman biz kendimizden de çok şey kaybediyoruz.

Bakın şehir edebiyatı diye bir şey pek yok. Edebiyat dediğimiz şey bile sorgulanıyor artık. Şiir öldü mü tartışmaları yapılıyor. Bu tartışmalar boşuna değil. Çünkü kent ölüyor belki de. Çünkü metaforlar, benzetmeler var. Metaforları insan neden kullanır? Anlayamaz, açıklayamaz, gizemlidir, merak eder. Bunun için kullanır. Onu ancak o kelime veya söyleyiş ifade eder. Bu söyleyiş ya da meraka, o söyleyişteki gizeme ihtiyaç kalmadığını düşünürse insan, edebiyatta anlamını kaybedebilir.

  • Yahoo'da Paylaş
  • Paylaş
  • Paylaş
  • Facebook'ta Paylaş
  • Paylaş
  • Paylaş
  • Paylaş
  • Paylaş
Bu Yazı 3047 Defa Okundu
2014-06-04

SON YAZILARI

Minyatip söyleşisi Yazar Kılıç’tan Nezih Kuleyin ile Söyleşi AŞKIN BEDEN DİLİ, NEZAKETİN BEDEN DİLİDİR Üç kere “AYN” deyin… “Neşeli Günüm” ile neşelenin! “Kurum kimliğiniz ile yaptığınız paylaşımlara özen gösterin!” Gazeteci Şeref Oğuz: Ar-Ge genellikle bizde Ür-Ge’ye dönüşüyor Yazar Kılıç’tan Prof. Dr. Alkin ile Söyleşi Azeri sanatçı Cavit Tebrizli ile söyleşi Gramafon ve plaklarla zamana yolculuk…

YORUMLAR

Abone Girişi

Yeni Abonelik        Şifre Unuttum ?




















VİDEO HABERLER
Kars Lojistik Merkezi’nin temeli atıldı
Kars Lojistik Merkezi’nin temeli atıldı
Anketler
ÇOK OKUNANLAR
Kars Lojistik Merkezi’nin temeli atıldı
Kars Lojistik Merkezi’nin temeli atıldı

Referandum Sonuçları, Kars Referandum Sonuçları, 2010 Referandum Sonuçları, Referandum Oy Sonuçları, Türkiye Referandum Sonuçları, izmir haber, canlı referandum sonuçları

RSS © 2010 KHA | Kafkas Haber Ajansı | Kars Haberleri | Kars Haber kars haberleri kars ajans
KHA Tan Ofset San.Tic.'nin Kurulusudur. Site iceriğinin telif hakkı bildirilmeksizin kullanılması yasaktır